Sinemada Öz ve Biçim

Sanat, tarih boyunca dünyadaki değişimler ile etkilişim halinde oldu. Sinema, yüzyılı yeni itmam etmiş bir sanat olmakla birlikte, 20. yüzyılda yaşanan tarihî vak’alar sinemayı da etkiledi. Bu etkileşimler sinemada, türleri, biçimleri, akımları ve kuramları meydana çıkardı.

    Bir bakıma sinemanın icadı, fikirleri, idealleri, tekniğin yardımıyla devinimi olan görsel bir anlatıya çevirdi. İmgeyle düşünen, imgeyle yorumlayan, imgeyle soru soran, imgeyle cevap veren yönetmen- filozoflar ortaya çıkardı. Bu yönetmenler, sinemaya eğlenceye dayalı, sürekli tüketimi tetikleyen yaklaşımların dışında, insanı düşünmeye yönelten, geçmişi, şimdiyi ve geleceği irdeleyen yaklaşımları öncelediler.

    Sinemanın, insan üzerinde büyük etkiler bırakan, görsel devinimi iki ucu keskin bıçak durumundadır. Sinema seyircisi filmlerle olan ilişkisini duygusal olarak kurar. Seyirci için sinema filminin içeriği, konusu, senaryosu, filmin nasıl çekildiği yani biçiminden önce gelir.

    Sinema ardarda akan fotoğraflarla, içinde devinimi olan bir hikâye anlatma sanatıdır. Nasıl anlattığınızdan çok neyi anlattığınız önemlidir. Seyirci ile kurulan duygusal bağ, biçim ile değil içerik ile olur. Biçime öykü uydurulmaz, biçim içeriği meydana çıkarmaz. İçerik biçimi zorlar ve meydana çıkartır.

    Sinemamız biçimden çok içeriğe, anlatılmak istenen hikâyeye yoğunlaşmalıdır. Sinemamızın muhtevası tüm islâm coğrafyasına seslenmeli, tüm islâm coğrafyasıyla intisap kurmalıdır. Öğretici, hatırlatıcı, birleştirici, diriltici bir öz ve içerik olmalıdır.

HAMZA AKYILDIZ

Gaflet İçinde Yaşayan Zül İçinde Ölür

    Gaflet, pişmanlığı arttırır.

    Gaflet, nimetin elden çıkmasına sebep olur ve hizmeti engeller.

    Gaflet, hasedi arttırır, toplumu fesada uğratır.

   Gaflet, insanın kınanmasına ve nedametine yol açar, buyurur İmam Gazali Hazretleri.

    Ülkemiz, Tanzimat’tan bu yana süregelen gaflet çukuruna saplanmış kalmıştır. Bu çukurdan çıkmak için verdiğimiz her mücadele, kendi aklımızla değil de bizi, bu çukura düşürenlerin ve çukurumuzu daha da derinleştirmek isteyenlerin aklıyla verildiği için gaflet çukuru artık mezarımız olmaya çok yakındır. Mevcut partiler halka öve öve anlattıkları her faaliyetleriyle ve birçok hizmetleriyle(!) milletimizi hakikatten bir katre daha uzaklaşıtırıp gafletimizi arttırmaktadırlar. Demokrasi, laiklik, serbest piyasa ekonomisi, özgürlükler vb. gibi batının dayattığı sözde medeni toplum olma kriterlerini gerçekleştirirken her gün biraz daha tarihimizden, medeniyetimizden, hakikatimizden kopmaktayız. Bu kopuşun işaretleri dört bir yanımızı örümcek ağı gibi sarmışken bizler hala, öldürücü darbenin ensemize kadar geldiğini fark edememekteyiz. Hz. Yakup (a.s)’un kıssası bu durumumuzu ne de güzel ifade etmektedir.

    Hz. Yakub (a.s) ölüm meleği (Azrail) ile dosttu. Bir gün Azrail, Hz.Yakub (a.s)´- yi ziyarete gider. Hz.Yakub (a.s) O’na “Ya Azrail, görüşmeye mi geldin, yoksa canımı almaya mı?” diye sorar.

    Azrail, “gelişim ziyaret içindir” cevabını verir.

    Hz.Yakub (a.s) “senden bir ricam var” der. Azrail “nedir” der. Hz.Yakub (a.s) “ölümümün yaklaştığını, canımı almaya hazırlandığını bana önceden bildirmeni istiyorum” der.

    Azrail, “hay hay, sana iki veya üç haberci  gönderirim” karşılığını verir.

    Hz.Yakub (a.s)’nin ömrü dolunca bir gün yine ölüm meleği karşısına dikilir. Hz. Yakub (a.s) yine sorar, “ziyaretçi misin, yoksa canımı almaya mı geldin”?

    Azrail, “canını almaya geldim” cevabını verir.

    Hz.Yakub (a.s) “sen bana daha önce iki veya üç haberci göndereceğini söylemedin mi?” diye sorar. Azrail şu cevabı verir, “söylediğimi yaparak sana üç haberci gönderdim: Önce siyah iken sonra ağaran saçın, güçlü iken halsizleşen vücudun ve dimdik iken kamburlaşan belin, ey Yakub. İşte bunlar benim ademoğullarına gönderdiğim ön habercilerdir.”

    Evet, Milletimizin saçı ağarmış, vücudu halsiz düşmüş, beli bükülmüştür. Azrail, ensemizdedir. Tarih ve hakikat, her şeyiyle içler acısı halimizi bize göstermektedir. Ve biz, bu kadar açık uyarıya rağmen hala gaflet uykumuzdan uyanmazsak sonumuz esaret, zillet ve yok olmadır. Çünkü gaflet içinde yaşayan zül içinde ölür.

    Fakat biz, biliyoruz ki, inanıyoruz ki Allah (c.c), hakikatin yok olmasına müsaade etmeyecektir.

    Ve biz, biliyoruz ki, hak gelip batıl yok olacaktır. Hiç şüphesiz batıl, yok olmaya mahkûmdur.

    Ve biz, biliyoruz ki milletimiz, kendisini gaflet uykusunda boğanlara artık dur, diyecektir.

    Ve her zaman yaptığı gibi bağrını kendi öz evlatlarına cennete açılan bir kapı gibi açacaktır.

    Ve o kapının ardında gerçek saadete kavuşacaktır.

YASİR TİMUR

Bir Siyaset Felsefesi Kurmak

    Genel olarak bütün bir İslâm düşüncesi ve daha özel olarak da bunun bir parçası olan İslâm siyaset düşüncesi, her halde son yüzyılların en fazla ihmal edilen konularındandır. Müslüman ülkelerde de, İslâm’la ilgili araştırmalar nicelik olarak artmasına rağmen, nitelik bakımından ortalama bir düzeye bile ulaşamamıştır. Parça parça çok sayıdaki çalışma, ne yazık ki belirli bir konuda toplu bir fikir vermekten uzaktır. Antony Black, Siyasal İslâm Düşüncesi Tarihi adlı eserinde bu gerçeği dile getirerek Batılı siyasal düşüncelerin ayrıntılı olarak incelenmesine karşılık, İslâmi siyasal düşüncenin ancak bazı yönlerinin incelendiğini ifade etmiştir. Batılı siyasal düşüncenin, genellikle ilk Yunanlılardan günümüze kadar gelen bir gelişim çizgisinde ilerlediği kanıtlanmaya çalışılmış, bu “siyasal düşünce tarihi” üniversite ders programlarına sokulmuştur. “Oysa İslâmi siyasal düşünce tarihini bir bütün olarak ele alma ve bu düşüncenin tarihini başlangıcından günümüze kadar izleme çabaları hemen hemen hiç yok gibidir.”

    Akademik çalışmaların bu yöne yönelmesi ve okullarda ders olarak okutulması, konunun derinleşmesi ve yaygınlaşması için önemlidir. Bizim üniversitelerimizde okutulan siyaset felsefesi derslerinde İslâm siyaset düşüncesine yer verilmemesi, bu eksiklik dolayısıyladır. Böylece Batılı siyasal düşüncenin bütün ayrıntılarına kadar incelenmiş olmasına karşılık İslâmi siyasal düşüncenin ancak bazı yönlerinin incelenebildiği, sorunun temelini oluşturuyor. Bu durum, İslâm dünyasında çeşitli büyük devletlerin kurulması ve uzun ömürlü olmalarına rağmen siyaset düşüncesinin bulunmadığı gibi yanlış bir algı doğurmuştur. Yapılan parçalı ve eksik çalışmalar ise bütünü göstermekten çok uzak kalmıştır.

     İslâm dünyasının bu eksiği, aslında bütün önemli konularda kendini hissettirecek kadar belirgindir. Söz gelimi, Müslümanlar üzerinde etkileri bugün bile süren Haçlı saldırıları veya Moğol istilâsı gibi büyük tarihi olaylarla ilgili, Batılı etkilerden uzak gerçek tarihlerden yoksunuz. Oysa Batı’da bu konularla ilgili şaşırtıcı genişlikte bir literatür oluşturulmuştur. Bizim algılarımızı da ne yazık ki bu literatür belirlemekte ve yönlendirmektedir. Bugün kendimize ait özgün bir siyasal düşünceye sahip olmamamızın nedenleri arasında bu gerçeğin büyük payı vardır.

    Black, İslâm siyasal düşüncesiyle ilgili kapsamlı tek çalışmanın Nagel’e ait olduğunu, ancak bunun analitik olmadığını ve tarihsel ilişkileri araştırmadığını söyler. Ona göre Ervin Rosenthal ve Lambton, birçok farklı düşünürü ele aldıkları halde, ikisi de kapsamlı değildir ve düşünürleri tarihsel bağlamları içinde değerlendirmezler. Sonuç olarak Black için “İslâm’ın bu alandaki başarıları siyaset felsefesi bilginleri tarafından neredeyse tamamen gözardı edilmiştir”. Ayrıca Black, şu önemli belirlemeyi yapıyor: “Eğer Avrupa’da yazmış olsalardı İbn Sina ile Mâverdi’yi ne kadar iyi tanırdık bir düşünün!”

    İslâm dünyasında, fıkıh, kelâm ve felsefe disiplinleri içinde siyasal düşünceyle ilgili yazan o kadar çok kişi vardır ki, bunların çok azı konusunda araştırmalar yapılmıştır. Bunun nedeni de, yine Black’ın ifadesiyle, “Batılı siyasal düşünce tarihinin kendisini ‘siyasal düşüncenin tarihi’ olarak görmesi ve göstermesi”dir. Çünkü Batıcı anlayışta bir şeyin tarihte değerli olabilmesi, onun yalnızca şu anda sahip olunan ve üzerinde uzlaşılan (çoğunlukla liberal demokrat) fikirlere ulaştıran şey olduğu varsayımına bağlıdır: “(…) bu tarz bir yaklaşımın entelektüel tarihin çoğunu, belki de büyük bir bölümünü görmezden geldiği açıktır. Bu yaklaşım, daha sonra gelen düşünürlerin ve düşüncelerin bu gelişime yaptıkları düşünülebilecek katkılara önyargıyla yaklaşmak anlamına gelmektedir. Daha da önemlisi, geçmişteki farklı düşüncelerin gelecekte varılabilecek bir uzlaşmaya yapabileceği katkıları da yok saymaktadır. (…) Hepsinden önemlisi, düşüncelere böyle teleolojik bir biçimde yaklaşılmamalıdır. Bunun sonucu elenmiş bir tarih olur. Hiçbir botanikçi bir bitki haritası çıkarırken araştırmalarını sadece belli bir iklimde yetişen veya orada yetişmesi mümkün olan bitkilerle sınırlı tutmayı düşünmez. Kısmi tarihler de türümüzün kısmi olarak anlaşılmasına yol açar.”

    Bu sözlerdeki doğruluğa rağmen, yine de Black’in bakışındaki oryantalist Batımerkezciliği görmezlikten gelemeyiz. Çünkü o, İslâmi siyasal düşünce tarihinin anlaşılmasını, Avrupa siyasal düşünce tarihinin daha iyi anlaşılması için bir araç olarak gördüğünü söylemektedir. Nitekim başlangıç dönemlerinde İslâm ve Avrupa siyasal kültürlerinin birbirleriyle, diğer kültürlerle paylaştıklarından daha fazla şey paylaşmış oldukları doğrudur: Evet, “hem İslâm hem de Hıristiyan âlemleri Akdeniz dünyasının parçalarıdır. İslâm’ın entelektüel tarihi hem coğrafi olarak hem de içerik anlamında Avrupa’ya çok yakındı.” Ancak bu durumun, “bu yüzden Avrupa’nın biricikliğini açıklamak için onu mutlaka İslâm âlemiyle karşılaştırmak gerekir. (…) İşte bu yüzden İslâm dünyası Avrupa’ya paradigmatik bir alternatif sunmaktadır” görüşü, yani eşit coğrafyalardan birine nedensiz üstünlük tanınması son derece yanlıştır.

    Şu halde ihmal edilen İslâm siyasal düşüncesi konusunda Batılı araştırmalara bel bağlamamalı, konunun gereğince anlaşılması için bütünlüklü çalışmalara ağırlık vermeliyiz. Bu anlamda bizzat Müslümanlar tarafından yazılacak kapsamlı ve ciddi çalışılmış bir İslâm siyaset düşüncesi tarihi, acil ihtiyaç olarak görülmektedir.

YÜKSEL KANAR

Diriliş’in Işığında Politika

    Diriliş, Diriliş Partisi’nden öncedir. Diriliş Partisi henüz kurulup politika sahnesine çıkmadan önce, Diriliş yolunun yolcuları Sezai Karakoç’un yönetiminde, önce Diriliş Dergisini çıkarmış, Diriliş görüşünün düşünce edebiyat ve siyaset anlayışı bu derginin sayfalarından toplum karşısına çıkmıştır. Diriliş, yayın hayatına atıldığı ilk sayılarından itibaren, hemen her sayısında, Diriliş logosunun altında kendisinin bir düşünce edebiyat ve siyaset dergisi olduğunu vurgulayagelmiştir. Gerçekten de Diriliş Dergisi her şeyden önce bir düşünce dergisi olarak çıkar karşımıza. Ancak “Teorik düşünce ne kadar sağlam görünürse görünsün, realitenin sert ve çapraşık şartlarında doğrulamasını denemeye cesaret etmedikçe, inandırıcı ve yararlı olamaz. Pratik, teoriğin mihenk taşıdır.’’ Yüce Diriliş Partisinin programının ilk sayfalarında yer alan bu cümleler, Diriliş’in toplum yönetimine ilişkin düşüncelerinin hiçbir zaman teorik bir çerçevede kalamayacağını, pratikte ve siyasî yelpazede yerini alarak, ülkemizin, özgürlük, barış, esenlik ve güvenlik içinde ilerlemesine katkıda bulunmak amacıyla siyasal örgütlenmeye geçilmek zorunluluğunu vurgulamaktadır.

    Diriliş Dergisi temel dayanaklarını ve ilkelerini her ne kadar İslâm’dan alsa da, İslâm Dünyasının dışında kalan dünyayı da kendi gücü ve imkânları ölçüsünde izlemiş, bakışlarını dış dünyaya çevirmeyi de ihmal etmemiş, örneğin batı düşüncesini yansıtan düşünce edebiyat ve siyasete ilişkin yazılara ve araştırmalara da oldukça geniş yer ayırmış bir dergidir. İşte Diriliş’in bir edebiyat dergisi olduğu kadar, onun bir düşünce ve siyaset dergisi olduğu gerçeği asla gözden ırak tutulmamalıdır. Bazılarının Türkiye’deki Diriliş hareketini veya akımını, siyasetin dışında, sadece bir edebî akım gibi görmeye kalkışması, hatta sürekli böyle kalmasını istemesi, onların Diriliş akımını hiç de anlamadıklarını gösterir. Düşünceyle eylemin birbirinden tamamen kopamayacağını, bu ikisinin birbirinin içinde yer aldığını, düşüne düşüne ilerlemenin ancak sağlam bir eylemi doğurabileceğini unutmamamız gerekir. Elbette düşünceyi, düşünce faaliyetinin yüzyıllara uzanan derin etkisini hiçbir zaman gözden ırak tutamayız. Fakat pratikten yoksun, gerçekleşme ihtimalinin çok uzağında kalmış, sadece fikrî tatmin düzeyinde kalarak çevresine bir eylem ve inanç kıvılcımı saçamayan bir düşüncenin de ne kadar doğru, sağlam ve yararlı olduğu her zaman tartışmaya açıktır.

    Sağlam bir düşünce ve inanç temeline dayanmayan, sadece günübirlik çıkar hesaplarıyla yol almakta olan, sürekli aktüalitenin gelgitlerinden, yalancı ve sahte rüzgârların esintilerinden yeni sosyal güç ve imkânlara kavuşacağını sanan siyasal hareket ve çıkışlar, uzun ömürlü olamayacağı gibi, kutlu ülkemizin bugününü ve yarınını güvence altına alması da mümkün gözükmemektedir. Ülkemiz adeta dünyanın merkezinde, kıtaların, medeniyetlerin, ülkelerin ve bunları birbirine bağlayan yolların geçiş ve buluşma noktasında yer aldığı, su, petrol, doğal gaz, verimli topraklar ve güneş gibi doğal ekonomik kaynaklar yönünden çok zengin olduğu için, bütün küresel güçlerin iştahını kabartmakta, sadece kuvveti hak bilen, insanı insanın, bir toplumu başka bir toplumun kurdu olarak gören bir anlayışın mensubu oldukları için, asla meşruluk, hak ve adalet duygusu ve endişesi taşımadıkları için, saldırı, işgal ve yok etme planlarının belki yüzlerce defa yapıldığı, dünyanın en değerli topraklarından oluşan bir coğrafyadır. Bizim, böylesine değerli bir coğrafyayı ve bu coğrafyada yaşayan, bugün artık yüz milyona dayanan nüfusumuzu ve bunların çevresindeki halkları olağan ve gelişigüzel tedbir ve politikalarla koruyamayacağımızı artık çok geç de olsa anlamamız ve bu konuda milletimizin güç ve imkânlarının, ülkenin doğal ve tarihî hazinelerinin yeniden keşfedilmesi, envanterlendirilmesi, değerlendirilmesi, yönlendirilmesi ve verimlendirilmesi, medeniyetçe yeni ve parlak bir döneme girme heyecan ve atılımımızın gerçekleştirilmesi gerekir. (Yüce Diriliş Partisi Programı, Gerekçe, s.4)

    Politika, bize göre bir anlamda, ülkemizin veya yüce milletimizin, doğal, sosyal, ekonomik, siyasal, kültürel tüm maddî ve manevî varlığını seferber edip, bütünleştirip, yönlendirip, onun bugününü ve yarınını esenlik ve güvenlik şemsiyesi altına alma çabalarının bütünüdür ve kısaca toplumu temel insanî değerler ki bunlar aynı zaman da İslâmî değerlerdir, (hakikat, iyilik, güzellik, hak ve adalet) doğrultusunda yönetme sanatıdır diyebiliriz. Böyle bir politikayı amaç edinmiş topluma bizim felsefe tarihimizde ERDEMLİ TOPLUM denilmiştir. Erdemli toplum, materyalist ve maddeci bir toplum değildir. Bir ayağı bu dünyada, diğer ayağı öte dünyaya, metafizik dünyaya uzanan bir toplumdur. O, iki dünyalı bir toplumdur. Ekimi bu dünyada, hazırlığı, azığı bu dünyada iken yapılan, biçilmesi devşirilmesi öte dünyaya sarkan, bir yanıyla sonsuzluğa uzanan bir toplumdur. Her davranışının hesabını vermekle yükümlü tutulan, bu dünyada zerre miktar iyilik veya kötülük adına ne işlemişse hepsinden bir bir sorumlu tutulan insanlardan oluşan bir toplumdur. Onun içindir ki onun içinde işgal, yağmalama, savaşa katılmayanları, çocuk, kadın ve yaşlıları öldürme kasdı yoktur. Dağlara, taşlara, kuşlara…kısaca tabiata zarar verme, çevreyi yakıp yıkma yasaklanmıştır.

    Erdemli toplum, alan değil veren, yiyen değil yediren, giyen değil giydiren, yağmalayan değil, yardıma koşan, kurtarmaya koşan toplumdur. Erdemli toplum yeryüzünün şefkat anasıdır ki başkalarına duyduğu şefkat duygusu, sadaka taşlarının taşlarına kadar işlemiş ve oradan iyilik ve şefkat eli insanın kalbine kadar uzanmış olan toplumdur. Erdemli toplum, Diriliş’in, insanî değerlerin ışığında siyasal görüşünü ilmek ilmek işlemiş toplumdur.

OSMAN SARI

TERCİH

    Eğer bir sorun çıkmazsa 7 Haziran 2015 günü bir genel seçim yapılacak. Her seçim süresince olduğu gibi bu seçim süresince de koparılan gürültü, ölçüsüz harcamalar ve ciddiyetten uzak vaatlerle oy alan partilerin ve milletvekillerinin Büyük Millet Meclisi’ne girer girmez ne yapacağını sanıyorsunuz?

    Tercihinizi neye göre yaparsınız? Milletin ve devletin kimler tarafından, nasıl yönetileceğine karar verilecek, maddî ve manevî büyük sorumluluğu genelde ihmal edilen, sözde demokratik hakkın kullanımında yapılacak tercihten bahsetmiyorum sadece.

    Hayatımızın akışında karşımıza çıkan bütün tercihlerden ve kararlarımızı neye göre aldığımızdan konuşalım. Tarife bile belki gerek olmayan durumumuz milletçe tercihlerimizi pek de isabetli alamadığımızı gösteriyor. Sorunlarımız çok, derin ve birbiriye bağlantılı. Sorunlarımızı çözmek için sağlıklı bir ortam bile sağlayamayanlardan köklü çözümler beklemek hayaldir. Sağlıklı bir tercihte bulunmak için öncelikle sağlam bir bakışa, görüşe ihtiyaç vardır. Mesela, bir kişinin hak ve hukuk üzerine yaptığı konuşması, sizi ağlatacak kadar etkileyebilir. Ancak o kişinin hayatına ve konuşmalarına bir bütün halinde baktığınızda içinde bulunduğu çelişkileri ve samimiyetsizliği, sizde büyük bir kızgınlığa neden olabilir. Eğer siz bu kişiyi, bu bütüncül bakış açısının da üstünde bir açıdan, yani kişinin veya kurumun hayatına yön veren temel düşünceler ve inançlar üzerinden değerlendirirseniz sakat düşünce yapısı ve inançları sonucunda düştüğü zavallı durum, sizde, muhtemelen, derin bir acıma duygusu bırakır. Etrafınızdaki kişileri ve kurumları, bir an, zihninizdeki tüm yargılardan ve imajlardan temizleyerek, ne söylediklerine değil de, niçin ve nasıl söylediklerine bakarak değerlendirin. Eğer karşısındakinin canını yakmak, menfaat sağlamak gibi kötü niyetlerle konuştuğunu ve bunları hiç de ahlakî olmayan vasıtalarla size ulaştırdığını tespit ederseniz, kişi ve kurumun ne söylediğinin bir anlamı kalır mı?

    Herkes bir görüş sahibidir ve hemen bütün kararlarını bu görüşüne göre alır.

    Tercihler. İyi ve kötü arasında tercih. Güzel-çirkin ve doğru-yanlış arasında tercih. Peki ya kötüler arasında tercih konusunda ne düşünürsünüz? “Kimse beni bir şeye zorlayamaz!” Ne komik, ne acı bir söz. Tüm dünyada, bütün sözde iktidarlar, seçimle geldikleri halde, yine de, kendilerini seçen halkı ezmekten, aynı halk da benzer ezicileri seçmekten kendini alıkoyamıyor. Çok defa birbirine benzeyen kötüler arasında seçim yapmaya zorlanmıyor muyuz?

    Neredeyse her birinin sağlıksız olduğunu bildiğimiz halde market raflarından en zararsızını, önümüze konulan oy pusulasından kötünün iyisini, seçmek, ne demek? Sayısız kötü içinden tercihte bulunmak özgürlük değildir. Özgürlük, ruhunu sarsılmaz bir temele dayamadan mümkün değildir. Sarsılmaz temel, ancak iyilik, güzellik ve doğruluktur.

    Doğru yolda iyiye götüren dâva adamları vardır. Dâva iyilik dâvasıdır ve güzel olan odur.

    Sağlam görüş, ayakları yere basan, ne olduğunu bilen ve geleceğe ışık tutan sistematik düşünce hareketidir. Hareket güven vermeli. Maddî, fizikî ve ekonomik açıdan zayıf olsa da fikir ve inanç açısından tertemiz, pırıl pırıl olmalı, bir çocuk gibi. Çocuk belki güçsüz ellere ve ayaklara sahip olabilir ancak üzerine sinmiş cennet kokusu, saf kalbi ve şimşek gibi çakan zihni ona yeter. Çünkü Allah’ın eli inanıyoruz ki kalplerin üzerindedir ve çocuk istesek de olduğu durumda kalamaz, büyür.

    Görüşünüz nedir? O çocuk gibi saf ve keskin bir zihne sahipsiniz. Yoksa gürültüye, kendini kandırmaya ve çağımızın her türlü arızasına kapılanlardan mısınız? Gerçekçi olmak bunları kabul etmeyi gerektiriyor.

    Dedelerimizin dedeleri bir imparatorluğun çatısı altında yaşarken biz, milletimizin temel unsuru kardeşlerimize, kuru bir komşu muamelesi yapıyoruz. Milletimizin ve devletimizin köküne zehir atanlara ahmakça gösterdiğimiz neredeyse teslimiyet nasıl bir tercih sonucu olmuştur?

    Tüm dünyada halklar eziliyor. Çünkü halklar gerekeni yapmıyor. Müslüman halkların durumu da farksız. Halklar en güçlü iken aynı zamanda en mağdur. Halklar ne yapmalı? Azgınların tahrikiyle yakıp yıkmak her açıdan en zararlısı. Susmak ve boyun eğmek onurlu insanlara yakışmaz. Öyleyse ne yapmalı? Kendisine empoze edilen, bir şekilde korkutarak yada boş umutlara kandırarak, sınırlı tercihe zorlandığı ne varsa, reddedip rutin dışına çıkmalı, öncelikle. Ama en doğrusu şuurlanması halkların.

    Bizim için şuurlanmak Diriliş görüşüne sarılmaktır.

AHMET YAVUZ